Doğu ve Batı Arasında

 Doğu ve Batı Arasında
Okunuyor Doğu ve Batı Arasında

Körü körüne ‘batıcılık’ yapmak ne kadar abesse, körü körüne ‘İslâmcılık’ yapmak da o kadar abestir. Zaten Müslüman coğrafyasındaki batınî ve zahiri fakirleşme ve küçülmenin sebebi de her şeye düşünmeksizin, anlamaksızın, fikretmeksizin körü körüne kapılmaktan gelmiyor mu?

Anlamak yerine taklit eden, öğrenmek yerine ezberleyen toplum ne kadar iyi bir dünya görüşü ortaya koyabilir ki?

Ezbercilik; düşünür, aydın, ve fikir üretmek yerine anlamadan sadece eski tabuları tekrar eden papağanları çoğaltır. Zaten bizim ‘aydın’ dediklerimiz de batının öğretilerini iyice ezberlemiş; farklı, güncel soru ya da sorunla karşılaştığında afallayan, çözüm üretemeyen, cevap veremeyen, ezberlediklerinden başkasını bilmeyen papağanlar değiller mi? Esasında her yönüyle zengin ve güçlü medeniyete sahipken, sürekli bir devinimle yenilenen, dünyada geri kalışımız, ilerleyemeyişimiz bundan değil mi? İslâm coğrafyasının; İslâmla kazandığı geniş kültür ve medeniyet haricinde; ayrıca her milletin kendine özgü kültür birikimi varken, neden dilencileştiğimizi, medeniyeti neden batıdan dilendiğimizi, medet umduğumuz batılılaşmanın bize ne verebileceğini sorgulamak gerekir.
Batı’nın temel din inancı -yani Hıristiyanlığın- temelinde; insanı, beden ve ruh olarak ikiye ayırıp, bedenin istek ve ihtiyaçlarını bütünüyle yok edip, sadece ruhu besleyerek doğruya ulaşılacağı inancı varken; yetişen yeni nesil, inanç sistemindeki temel tutarsızlıklar sebebiyle bu inançtan uzaklaşmış, dini ya da tanrıyı reddetme eğilimi göstermiş fakat ateizm, deizm gibi yeni ürettiği inanışlarda da bedeni, ruhu, aklı tek zeminde tatmin edecek cevapları bulamamış ve bu inançlar, görüşler, felsefeler karmaşasında kalmışlardır. Böyle muammalar ve tutarsızlıkların gölgesinde gelişen Batı zamanla kendine yeni tanrı ve din icat etti. Batının tanrı edindiği ‘refah’ ve dini ‘bilim’ ; maddi ve manevi ihtiyaçlarına cevap verebilecek, batılı insanın arayışlarını noktalayacak; toplum, birey, sistem arasındaki boşluğu dolduracak, yeni dünya nizamında batıyı öne taşıyacak bir kurtarıcı olarak görünüyordu. Bu yeni tanrı ve din bir süre revaçta kalıp, bir çok bilimsel ve teknolojik gelişmeyi beraberinde getirirken; kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına alacak olan buhranı, bunalımı, toplumsal çöküşleri ve kaosları da beraberinde sürüklemişti. Batı’nın bilimsel gelişmelerini hipnoz olmuş gibi hayranlıkla izleyen fakat toplumsal çözülmeyi görmeyen sözde aydınlarımızın ‘batılılaşmayı’ kurtuluş olarak görüp, her şeyini âdeta maymun taklitçiliğiyle ülkesine taşıması da söz konusu buhranın bizim topraklarımızda da hızla yayılmasına sebep olmuştu.
Bilim ve mantığın her şeye cevap verebileceği yanılgısına düşen batı; insan ve toplumun iç dünyasında cevaplayamadığı şeylerin yerini de; psikoloji, psikanaliz, sosyoloji gibi sadece bilimsel teori ve kuramlara dayanarak doldurmaya çalıştı. Ne var ki insanın ruhunda oluşan krater çukurlarını doldurmaya tüm bunlar yetmemişti. Kaosun, devletlerde çözülmenin, toplumsal çöküşlerin kaçınılmaz olduğu bir dönemin ayak sesleri iyiden iyiye geliyordu.
Topraklarımızda bulunan geniş kültüre rağmen -yeni çağda bu kültürel mirası nasıl kullanacağımızı bilmemekten kaynaklı- batıdan gelen, bulaşıcı hastalık gibi hızla yayılan bu dalgaya biz de kapıldık. Dini ve tarihi misyonunu kaybeden, aydınlarının bile aydınlıktan bihaber olduğu toplum, bu vebaya oldukça savunmasız yakalandı. Hukuk ve adalet sistemi başta, batının bunalım atmosferinde oluşan tüm sistemleri aynen tatbik ve taklit etmeye kalkışıldı. Dünya nizamının değiştiği, kırılma noktalarının yaşandığı böyle hassas bir süreçte çeşitli handikaplarla sarsılan batının hukuk ve yasalarını; doğulu halkların aklına, vicdanına, inancına, hürriyet ve medeniyet anlayışına bütün zıtlığına rağmen dikte etti sözde aydın ve devlet adamlarımız. Aradaki uyuşmazlıkların üzerini örtmek için de ‘anti İslâm’ görüşler yaygınlaştırıldı. Ne var ki İslâm Dünyası o dönemin karmaşasından sıyrılıp, İslâmi nizamı en doğru şekilde tatbik ve propaganda edecek bir görüş, duruş, hareket meydana getirememiştir, eğer getirebilseydi kaos büyük ölçüde önlenebilir, toplumun arayışlarına cevap verilebilirdi. Çünkü İslâm, insanı Hıristiyanlıktaki gibi ‘beden-ruh’ olarak ya da bilimin yaptığı gibi ‘psikoloji, mantık, içgüdü, hormon, bilinç-altı’ gibi objelere ayırıp parçalamak yerine bir bütün olarak değerlendirir. Beden ruha açılan kapı, ruhun evi niteliğindedir. Ruhun ihtiyaçları kadar bedeninde ihtiyaçlarına gerekli ölçüde cevap verilmelidir ve bu yüzden ibadetler ruhsal olduğu kadar bedensel olarak da yapılmalıdır. Çünkü beden ve ruh birlikte uyum içinde olduğu zaman insanın tatminkar ve huzurlu olması mümkündür. Zaten İslâm; -ruha ya da bedene fark etmez- insana zarar verecek şeyleri yasaklayan -günah sayan- anlayışa sahiptir. Bununla birlikte İslâm akla, bilim ve mantığa karşı ya da ters değildir. Bilim, İslâm hukuk ve felsefesini anlamaya, maddi ve manevi ilerlemelere açılan kapıdır. Fakat burada ‘İslâm’ı her yönüyle bilim ve mantıkla açıklayabiliriz.’ yanılgısına düşmemeliyiz. İnsan aklının belli bir kapasitede olması sebebiyle büsbütün insan aklına yatkın bir inanç elbette bozuk olurdu. Sadece bilimsel teorilerin, mantıksal açıklamalarla mantığımıza yatan şeylerin, çağ ve mekan mesafesinde farklılık göstermesi gerekirdi, ki böyle bir inançta da tutarsızlıklar, değişken ve kaypak kaideler yer edip; kalıcı, tek, doğru ve evrensel olma özelliğini en başından kaybederdi.
Bilim, İslâm’ın bağlılarını yönlendirdiği bir müessese de olsa, İslam’ı bilimle açıklamaya çalışmak hata olur. İslâm’ın her alanında bilimsel teorilere dayanma ya da mantığa yatkınlık aranmaz. Bazı değerler mantıkî değil; ahlaki, ruhi, vicdani, duygusal, insansal ilkelere dayanmak zorundadır. Zira İslâm her yönüyle insan ve toplumu ele alan, bütünleyici, adil, çelişkisiz bir sistem, üstün bir medeniyettir.

Yorum Yap